23 Nov 2019

Hey Gidi İstanbul

Hey gidi İstanbul, rüyalarımın şehri; ne iyiliğine karar oluyor, ne de kötülüğüne. Ne güzelliklerine doyum oluyor, ne de çirkinliklerin insanın içine siniyor. Ancak her şeye rağmen bu dünyanın vazgeçilmezleri arasında sanıyorum ilk sıralarda yerini alıyorsun.
Üstat Yahya Kemal Beyatlı’ya;
“ Hocam Ankara’nın nesini seviyorsunuz?” diye sorduklarında, onun da;
“ Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü seviyorum.” demesi, aslında her şeyi anlatıyor. Anadolu insanının;
“ İstanbul’un taşı toprağı altın.” demesi, çok ta ilginç değil mi? Bu sözün gelişigüzel söylenilen bir söz olmadığı gerçeği ise gözlerden gizli değil. Divan şairi Nedim’in meşhur İstanbul Kasidesi’nden de anlaşılacağı üzere İstanbul’un taşının toprağının altın olduğunu anlayabiliyoruz. Ne diyor Nedim;
“ Bu şehr-i Stanbul ki bi- mis lü bahadır,
Bir sengine yek pare Acem mülkü fedadır.” Nedim, bu meşhur kasideyle, kısaca İstanbul’un ufak bir taş parçasına Acem mülkünü değişmem demek istiyor.
Peki, İstanbul’da her şey güllük gülistanlık mı? Elbette değil. Kilitlenmiş trafik, hayat pahalılığı, kadın cinayetleri, hırsızlık, gasp, uyuşturucu ve diğer sorunlar, yaşamı oldukça zorlaştırıyor. Ancak bütün bu sorunlara rağmen yine de Anadolu insanı için İstanbul, cankurtaran simidi olma özelliğini halen koruyabiliyor. Anadolu’nun kalbi İstanbul’da atıyor dersem çok da yanlış konuşmuş olmam sanırım.
İstanbul’da sıkıntılar yaşadım, rahatsızlıklarım oldu. Beni ayakta uyutanlar oldu. Gözüme baka baka elimden paramı alanlar oldu. Bu eylemin adınınsa tırnakçılık olduğunu sonradan öğrendim. Gecekondum yıkıldı, arsam gasp edildi. Ancak hiç çaresiz kalmadım. Mutluluklarım oldu, umutlarım yeşerdi, aradıklarımı bulabildim. Haklı olduğumda kendime destek sağlayabildim. Dostluklar kurabildim. Çünkü İstanbul, alternatifi bol olan bir şehirdi.
Bunları neden yazıyorum. Bu yıl üç buçuk aylık yayla sezonum sona erdi ve koştura koştura Yeşilce’den İstanbul’a geldim. Maltepe’deki Ordu günlerinde yerimi alarak kitaplarımı imzaladım. Dört günlük yoğunluk sona erdi ancak kendimde bir gariplik hissetmeye başladım. Banka ve diğer yerlerdeki işlerimi halledip Ege’yi okuldan almaya gittim. Arabayı sola kırdığımda solumda hemen bir aracın peydah olduğunu gördüm. Aracın acı freni ile adeta irkildim. Biraz sonra da sağımdan geçen motosikletliye çarpmaktan mucize eseri kurtuldum. Hayırdır inşallah diyerek Ege’nin okuluna girdim. Ege boynuma atıldı ve dede torun olarak birlikte sevincin zirvesini yaşadık.
Dönüşte üzerimde sanki bir şeylerin eksikliğini hissettim. Üzerimi ve arabayı aramaya başladım. Cüzdanımı bulamıyordum. Sürücü belgem, nüfus cüzdanım, banka kredi kartlarım, silah taşıma belgem, pasaportum, ödenti belgelerim, sigorta kartım, bilgisayarımın yedeği kısaca özelliği olan tüm belgelerim bu cüzdandaydı. Yoktu, bir türlü de bulamıyordum. Kendi kendime de; “ Mahf oldum.” diye söyleniyordum. O arada Ege’nin;
“ Ne arıyoysun dede. Neden üzülüyoysun?” demesiyle kendime geldim. Ona bir şey hissettirmemeliydim. Soğukkanlılığımı korumalı ve oldukça sakin olmalıydım. Bir saat kadar önce aracı yıkamacıya vermiş cüzdanı üzerime alarak İstinye’ye doğru gitmiştim. Deniz kenarında bir müddet oturmuş, bir arkadaşımla da telefon görüşmesi yapmıştım. Cüzdanı orada düşürmüş olabilirdim. Ancak oradan saniyede yüzlerce insan geçiyordu. Kim bilir kimin eline geçmişti. Ama yine de oturduğum bankın yanını kontrol etmem gerekirdi. Egeyle birlikte oturduğum bankın yanına yaklaşınca orada elinde cüzdan olan bir delikanlının etrafı dikkatle izlediğini gördüm. Delikanlı bizi görünce;
“ Yekta Aydın siz misiniz yoksa?” deyince rahatlamıştım. Delikanlı bana ulaşabilmek için facebooktan arkadaşlık önerisinde de bulunmayı denemiş. Adının Ferhat olduğunu öğrendiğim bu genç arkadaşa sadece kimliklerimi bulduğu için değil, kaybetmekte olduğum umutlarımı da kazanmama yardımcı olduğu için çok teşekkür ediyorum. Sanıyorum bu ülkede Ferhatlar oldukça umutlarımız da yeşermeye devam edecek.


YEKTA AYDIN İSTİNYE 08.10.2018. PAZARTESİ SAAT 20:00.