Seferberlik Öyküleri

ÖNSÖZ

1960’lı yıllar öğrencilik yıllarımdı. Bu yıllarda hem öğrenimimi sürdürür, hem de boş zamanlarımda Yeşilce’de kahvehane işletmeciliği yapan babama yardımcı olurdum. Kahvede bulunan insanlarla iyi ilişkiler kurar ve hoşça vakit geçirmenin yollarını arardım.

O zamanlar köyde bulunan herkesin bir yaşam öyküsü vardı. Kimilerinin askerlik öyküleri, kimilerinin gurbet elde başına gelenler, kimilerinin evlilik ve nişanlılık öyküleri, kimilerinin de iş bulma ve çalışma yaşamlarına ilişkin öyküleri vardı. Her birinin öyküsü de bir diğerinden farklı ve de oldukça ilginçti. Bu öyküleri onlar anlatır, ben de can kulağı ile dinlerdim.

Bir gün bu öyküleri yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Eğer o zamandan bunları düşünmüş olsaymışım yüzlerce canlı kaynaktan yararlanabilme şansım olurmuş. Ne yazık ki bu olanakları gereği gibi kullanabilme şansını kaçırmışım.

Kültür, bir toplumun tapusudur. Eğer; öyleyse o toplumun kültürel değerlerinin oya gibi işlenmesi gerekirdi. Ne yazık ki, bölgemizde kültürel değerlerin gün ışığına çıkarılması ve yaşatılması için kayda değer bir çabanın olduğunu göremiyoruz.

Kültürel eserlerin ortaya çıkması açısından bölgenin en büyük şanssızlığı, yazılı kaynakların çok kısıtlı olmasıydı. Aydın olmanın en önemli özelliği ise yaşadığı döneme ışık tutmasıydı. Gelecek kuşağın bilgilendirilmesi için yörenin bir aydını olarak üzerime düşen sorumluluklar vardı. Bu sorumluluklarımı gereği gibi yerine getirmeliydim.

Varsa yazılı kaynaklardan yararlanmalı, yoksa yaşayan sözlü kaynaklardan ivedilikle doğru bilgiler edinmeliydim. Bu çalışmaları yaparken yazılı kaynakların yok denecek kadar az olması, işlerimi zorlaştıran en önemli faktörlerdendi. Elimde kala kala sözlü kaynaklardan yararlanma şansım kalıyordu. Aslında ne yazık ki o şansımı kullanmakta da geç kalmıştım.

Yine de bu günün işini yarına bırakmamalı ve kolları sıvamalıydım. Yaşadığım yörede nesilden nesile yapılması gereken kültür aktarımını sağlamalıydım. Henüz daha yaşıyorken kültür alışverişine katkı koymalıydım. Sel önünden ne kadar kütük kapabilirsem o kadar kardı.

O nedenle de; kahvede, handa, evde ocakta, işte güçte, yaylada köyde yapılan sohbetlere tanık olmaya başladım. İlginç bulduğum bilgileri kayıt etmeyi sürdürdüm. Elimdeki veriler, zaman geçtikçe arttı. Aynı olayı, yaşayan farklı farklı kişilerden de dinlemeye özen gösterdim. Ortaya çok ilginç olaylar çıkıyordu. Zülfü yâre dokunmadan, kimseyi refüze etmeden, yaşanılanların da özünü bozmadan olaylara yaklaşmaya çalıştım.

Benimkisi, nesiller arasında bağlantı kurmaya çalışmaktı. O nedenle de yaşadığım dönemdeki insanların bilgi birikimi, tecrübe ve duyumlarına kulak kabartmalıydım. Kendilerinden önce yaşayan nesillerin onlara aktardıkları sağlıklı bilgilerin de peşine düştüm.

Bu aktarımlar arasında olanaklarım ölçüsünde gerçeğe ulaşmayı amaçladım. Ancak gerçeğe ulaşmaya ne kadar çaba sarfetsem de bunu yüzde yüz sağlayabilme şansım yoktu sanırım. Aslında çalışmalarımı bir tarihçi titizliği ile yürütmeye çalıştım. Oysa yazılı kaynaklardan uzaklaşıldıkça gerçeklerden de uzaklaşılacağının bilincindeydim.

Olayları, yer ve zaman göstererek, sebep ve sonuç ilişkileri içersinde değerlendirmeye çalıştım. Tarihi süreç içersinde sadece bir zaman dilimine dikkat çekmek istedim. Yaklaşık yüz yılı aşan bir tarihi süreci gündeme taşımaya özen gösterdim.

AKLIN VE BİLİMİN YERİNİ HURAFELER ALMAMALI

Geçmişimiz hakkında sağlıklı bilgiler edinemezsek, geleceğimizi gereği gibi inşa etme şansını yakalayamazdık. O yüzden yazılı kaynaklardan yararlandığım genel yaşanmışlıklarla, genelde sözlü kaynaklardan elde ettiğim yerel verileri aynı potada eritmeye çalıştım. Zaman oldu genelden yerele, zaman oldu yerelden genele doğru yol almaya çalıştım.

Yaptığım çalışma, sadece ülke ve dünya gibi genel çalışmaları içermiyordu. Onların yanında yerel ve bölgesel konuları da kapsıyordu. Zaten yerellik ve genellik, bir zincirin halkaları gibiydi. Bu halkalardan biri koparsa toplumla birey arasındaki bağların zayıfladığı gibi, bölge ile merkezin arasındaki bağlar da kopardı.

Bu araştırmalarımda; bozulmanın, çürümenin yani genel dejenerasyonun aslında merkezde başladığı sonucuna vardım. Merkezde başlayan çürümenin dalga dalga uzak noktalara da ulaştığını öğrendim. Çürüme ve bozulma sistemdeydi. Kurumlar iyi yönetilemiyor, ortak akıl işletilemiyordu. Bireylerin ve toplumun eğitim sorunu öteleniyordu.

Bilimsellik, akılcılık yerine hurafeler ve akıldışı yaklaşımlar egemen oluyordu devlet yönetimlerinde. İktidarı ve gücü ele geçirenler, akılları tutsak etmekle meşguldüler. Beyinler, yıkanıyor, kiralanıyordu. Akıllar prangaya vuruluyor ve bireylerin düşünme yetileri kaybettirilmeye çalışılıyordu. İktidarda daha uzun süre kalabilmek için inanç tacirliği yapılıyordu. İnsanlar, koşullandırılarak, vicdanları köreltiliyordu.

Devlet yönetiminde liyakat, adalet ve siyaset, toplumun lehine değil kişilerin ve grupların çıkarlarına göre işletiliyordu. Böyle olunca da devlet yönetilemiyor ve savruluyordu. Devlet, insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almıyor, alamıyordu. Ya da devletin, hiç böyle bir derdi yoktu.

Yüz yıl öncesine de gitsek, değişen pek de bir şeyin olmadığını görüyorduk. Zaman değişmiş, aktörler değişmiş ancak insan ilişkilerinde ise bir arpa boyu yol alınamamıştı. İnsanlık, kendisini rahatlatacak olan toplumsal düzene halen ulaşamamıştı. Bir adım ileri gideceğiz derken, on adım geri gidiyorduk.

Bu durum, toplumda nitelikli insanlar yetişmesinin önüne geçiyordu. Eğitimde çağdaş bir yaklaşım yerine çağ dışı bir anlayış egemen kılınıyordu. Toplum; gelişmeye, değişime, ilerlemeye ve çağı yakalamaya yöneltilmiyordu. Bireyler, geleneksel ve çağ dışı eğitimden geçirilerek statüko korunmaya çalışılıyordu.

Herkesin her şeyi bilmesi, her şeye karışması ve her şeye itiraz etmesi de gerekmezdi. Onlar; namazlarını kılsınlar, oruçlarını tutsunlar, Allah’a şükretsinlerdi. Devlet işlerine burunlarını sokmasınlar ve devlete karşı baş kaldırmasınlardı. Osmanlılardaki anlayış bu olduğu gibi Ortadoğudaki genel durum da bundan farklı değildi. Yereldeki savrulmalar da buna bağlı olarak gelişiyordu. Bu yüzden toplumsal gelişim için aydınların üzerindeki sorumluluğun ağırlığı çok fazlaydı. Dünyanın her yanında olduğu gibi bu topraklarda da aydınlara büyük iş düşüyordu.

Çalışmalarım, günümüzden yaklaşık yüz yılı aşkın bir zaman diliminin kapsama alanındaydı. Seferberlik döneminde; dünyadaki gelişmeleri, Osmanlının genel durumu ve Anadolu’nun küçük bir kasabasındaki olayları, birbiri ile ilintili olarak ele almaya çalıştım.

“Seferberlik Öyküleri” adlı çalışmamda, altı yüz yıllık bir imparatorluğun tarihin tozlu sayfalarında nasıl yer aldığına tanık olacaksınız. Bu çalışmamı okurken kimi zaman heyecanlanacak, kimi zaman üzülecek, hüzünlenecek, kimi zaman da garip bir tebessümle yetineceksiniz.

Kitabımı hazırlarken bir yandan da yazılarımı monotonluktan kurtarmayı amaçladım. Tarihi dönüm noktalarına, kritik eşiklere ve kırılma noktalarına da vurgu yapmaya çalıştım. Her ne kadar duygu düşünce ve bilgi birikimimi yansıtırken, bir yandan da okurlarımın kendilerince sonuç çıkarmalarını amaçladım.

Tarihçi bir aydın olarak çalışmalarımda; İnsan hak ve özgürlüklerinin esasını oluşturan demokrasinin gereklerini ön plana çıkarmayı amaçladım. Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetinin ilanıyla halkın kendi yöneticilerini kendisinin seçebileceği bir sistemin insanca yaşam için ne kadar gerekli olduğunu vurgulamak istedim. Gelecek kuşağın Atatürk’ü çok iyi anlamaları gerekiyordu. Bu çalışmalarımla gelecek kuşakların sağlıklı bir şekilde bilgilenmelerini amaçladım.

Çalışmalarımı sürdürürken hiçbir kimseyi, hiçbir kurumu hedef almadım. Ancak bilemeden amacımı aşmış olursam, muhataplarından şimdiden anlayış göstermelerini dilerim. Benim içinde oldukça yorucu bir çalışmanın sonuna gelmiş bulunuyorum. Mutluluğumu bana maddi ve manevi destek veren dostlarımla paylaşmak istiyorum.

“Seferberlik Öyküleri” adlı 15. kitabımı da torunlarım olan Ü. Ege Aydın ve E. Yekta Aydın’a armağan etmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Bu konuda yararlandığım yazılı ve sözlü ( canlı) kaynaklarımı kitabın sonunda okurlarıma takdim ettim. Bu anlamlı katkılarından dolayı kendilerine ne kadar teşekkür etsem azdır.

Yekta AYDIN – İSTİNYE YEŞİLCE KASIM 2023

Eserlerim