23 Nov 2019

Hoşgörü

Toplumsal yaşamın çeşitli evrelerinde zaman zaman karşımıza çıkan bu sihirli sözcüğün ekonomik, siyasal ve sosyal sorunların çözümünde adeta bir anahtar işlevi gördüğünü kabul etmemiz gerekiyor. Savaşa, kavgaya değil barışa, zıtlaşmaya değil uzlaşmaya, ötekileştirmeye, ayrıştırmaya değil, birlikteliğe ve yardımlaşmaya kapı aralayan hoşgörü kavramının üzerinde durmanın yararlı olacağını düşünüyorum.
Önce “ HOŞGÖRÜ” sözcüğüne akraba olan diğer insani sözcükleri sıralamaya çalışalım. Bunlar; alçak gönüllülük, sevgi, saygı, dürüstlük, barış, sadelik, nezaket, ön yargısız yaklaşım, sorumluluk sahibi olma, şiddetten kaçınma, yardımlaşma, dayanışma, adil olma, kanaatkârlık, sabır, müsamaha, tahammül ve katlanma olarak ilk aklıma gelen sözcüklerdir. Benzeri sözcükleri çoğaltmak ise olasıdır.
Hoşgörüyü, İnsanların işlerini kolaylaştırma, kusurlarını görmemezlikten gelme, ayıplarını örtme, bağışlama, onların düşünce, davranış ve yaşam biçimlerine anlayış gösterme olarak tanımlayabiliriz. Hoşgörü, çoğunluğun görüşlerine, ya da kendi görüşlerimize aykırı olarak gelişen görüşlere tahammül edebilme, katlanabilme ve durumu anlayışla karşılayabilme halidir. İnsanların duygu ve düşüncelerini özgürce dile getirmelerine anlayış gösterme halidir. Hoşgörü, hata yapan insanları acımasızca yargılamadan önce anlayışla dinleme ve anlamaya çalışma erdemliliğini gösterme halidir.
İnsanlarla iletişim kurmanın, onları anlayabilmenin yolu da hoşgörülü olmaktan geçmektedir. İnsanlar, severlerse sevilecek ve sayılacak hoş görürlerse de hoş görüleceklerdir. Aksi halde gelişmelere sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük egemen olacak, toplumda şiddetin kapıları aralanacaktır.
Dili, dini, etnik özellikleri, bölgesi, yaşam biçimi, dünyaya bakış açısı ne olursa olsun, bütün bu değerleri farklı olan insanların, barış içerisinde özgürce bir arada yaşayabilmeleri ancak hoşgörü kültürünün olgunlaşmasına ve yaygınlaşmasına bağlıdır. Hoşgörülü insanlar, toplumsal bilinci yakalamış, kültürel açıdan kendisini geliştirmiş ve demokratik olgunluğa ulaşmış olan insanlardır.
Farklı dünya görüşleri, farklı yaşam biçimleri, farklı inançları olan birey ve topluluklar arasındaki sorunların çözümünün sihirli anahtarı da hoşgörüdür. Hoşgörü, herhangi bir çıkar gözetmeden insanları koşulsuz sevmektir. Hoşgörü yerinde, zamanında ve doğru insana gösterilirse ancak anlam kazanabilir. Karşılıklı hoşgörü ise toplumsal barışın temellerini sağlayacak en önemli unsurdur.
Ancak demokratik olgunluğa ulaşan dengeli insanlar hoşgörülü olabilirler. Hoşgörülü insan kendisine olan saygısından dolayı sosyal çevresindeki insanlara da saygılı davranır.
Dolayısıyla Hoşgörü insanın özüdür. İnsanın kendisini bilmesidir. Hoşgörülü insan, kendisi ve içinde yaşadığı toplumla barışık olan insandır. Hoşgörü, bireyi tarafsız olmaya ve objektif düşünmeye yöneltir. Bireyin kendisini aşmasını, başkasının yerine de düşünebilmesini sağlar.
Eğer bir toplumda hoşgörü iklimi gelişememiş ve yaygınlaşamamışsa orada toplumsal sorunların yaşanılması kaçınılmaz olacaktır. Toplumu oluşturan bireyler, sürekli olarak birbirleri ile etkileşim halindedirler. Birbirlerini hoş göremezlerse haliyle şiddeti de yaşamak durumunda kalacaklardır.
Ancak hoşgörünün dozunun ve sınırının da çok iyi ayarlanması gerekir. Hoşgörünün ölçüsü kaçar, yerinde zamanında kullanılmaz, yanlış kişiye ve guruba uygulanırsa da toplumsal bir değer olmaktan çıkabilir. Olaylara zamanından önce tepki gösterilirse de olumsuz sonuçların doğmasına yol açılmış olabilir.
Hoşgörü, toplumsal bir yıkıma, telafisi olmayan gelişmelere neden olacaksa, o zaman da yarar yerine zarar getirecektir. Hoşgörünün bir sınırı vardır. Bu sınır zorlanırsa sorunlar artacak demektir.
Toplum ya da birey, kendi yaşam biçimini, ideolojisini ve inancını karşısındakilere dayatıyorsa, onlardan hoşgörü beklemeye hakkı yoktur.
Hoşgörü, kayıtsızlık, aldırmazlık, nemelazımcılık, ilkesizlik, tutarsızlık değildir. Bireyin hoşgörülü olmasıyla hoş görünmesi, şirin görünmesi aynı şey değildir. Toplumsal yaşam içerisinde hoş karşılanmaması gereken eylemler varken tahammül edilmesi gereken durumlar da vardır. Hoşgörü, bireylerin yaptığı her yanlışı, her haksızlığı görmezden gelmek değildir. Eğer öyle olursa sorumsuz ve duyarsız bir toplum yapısının temelleri atılmış olur.
Eğer bir toplumda hoşgörüsüzlük yaygınlaşıyorsa, bunun temelinde sevgisizlik, bilgisizlik, güvensizlik ve korku yatmaktadır. Bu etmenler de toplumsal şiddetin artmasına neden olan unsurları oluşturur. Hoşgörüsüzlüğün eyleme dönüşmesi ise hoş karşılanacak bir durum olamaz. Herkesin her zaman her istediği şeyi yapma gibi hak ve özgürlüğü yoktur.
Hoşgörü, Avrupa’da 16.yüz yıldan sonra dinsel taassupa tepki olarak ortaya çıkıyordu. Hoşgörü, zaman zaman konuşma ve yazı dilimizde tolerans olarak da kullanılabiliyordu. Dindeki tolerans, Avrupa’da Secülarizm’i ( Laiklik) getiriyordu. Voltaire, J. J. Rousseau’ya; “ Sizin düşüncelerinizi beğenmiyorum ama düşüncelerinizi özgürce söyleyebilmeniz için savaşacağım.” diyordu. İşte bu sözü söyleyebilmekti hoşgörü.
Ancak hoşgörü, İslamiyet’in ilk yıllarında Emeviler dönemine kadar da uygulama alanı bulabiliyordu. Hz Muhammed, 1500 yıl önce Medine sözleşmesini hayata geçirerek bu şehirde barış içerisinde bir arada yaşamanın olabilirliğini kanıtlıyordu. Orada yaşayan Yahudilere; “ Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize,” diyerek, dinde hoşgörünün temellerini atıyordu.
Hoşgörünün en güzel örnekleri de 12. Yüz yıldan sonra Anadolu’da hayata geçiriliyordu. Hacı Bektaş-i Veli; “ İncinsen de incitme.” derken, Mevlana’da; “ Hoşgörürlülükte deniz gibi ol.” diyebiliyordu. Yunus Emre’nin; “ Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil.” dizeleri ise boşuna söylenmiş olmuyordu. Yukarıda adı geçenler ve benzeri Anadolu erenleri, hoşgörü ve insan sevgisinin en güzel örneklerini veriyorlardı.
Görülüyor ki, toplumdaki hoşgörüsüzlük dindeki taassubu getiriyordu. İnsanoğlu batıda dinsel taassupun önüne geçmek için İnsan hakları evrensel bildirisini yayınlayarak laiklik uygulamasına geçiyordu. Bizde ise dinde hoşgörüye dayalı laiklik, Avrupa’dan iki yüz yıl sonra Atatürk’ün devrimleri sonucu uygulamaya konuluyordu. Atatürk’ün kurduğu laik demokratik cumhuriyet, “ Yurtta barış, dünyada barış.” ilkesiyle hoşgörüde örnek olma özelliğini 1946 yılına kadar sürdürüyordu.
Bu dönemden sonra ise laik demokratik cumhuriyetin altının oyulmaya çalışıldığına toplum olarak tanık oluyorduk. Ancak bu örselenme son zamanlara doğru daha da ivme kazanmış oluyordu.
Atatürk, parlamenter demokratik sistemin kurulmasını düzenli ordudan bile önemli buluyordu. Ülkenin geleceği için alınması gereken kararları tek başına almayı mahsurlu buluyordu.
Günümüzde ise parlamenter demokratik sistemden vazgeçilerek bir kişinin egemen olduğu tek adam rejimine geçiliyordu.
Artık bundan böyle 80 Milyon insanın yaşadığı bu ülkede, kararlar yalnızca bir kişi tarafından alınacak ve kimse de itiraz edemeyecekti. Böylece toplum olarak kabuğumuza çekilecek, kendimize güvenimizi yitirecek, hoşgörümüzü de kaybedecektik. Bundan böyle alnımıza ne yazılmışsa başımıza da o gelecekti. Aklımızı kullanamayacak, gönlümüze ipotek koyacak ve başkalarının bizim için hazırladıkları kaderimize de razı olacaktık. Üstelik bütün bu gelişmeleri de toplum olarak hep hoş görecektik.

YEKTA AYDIN MORA DERGİSİ 2018 ŞUBAT AYI KÖŞE YAZISI