Utanma Duygusu
12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye’de yaşanan o kaos ortamını, Ordu’nun Mesudiye ilçesinde nispeten az hasarla atlatmıştık. O dönemde ben Mesudiye Lisesi Müdürüydüm. Birinci yarıyıl bitiminde karnelerini vererek öğrencileri evlerine gönderdik. İdari çalışmalarımızı sürdürmek amacıyla arkadaşlarla okulda olduğumuz bir anda görevli hizmetlinin;
“ Müdür bey ziyaretçiniz var.” demesi üzerine, hemen içeri almasını söyledim. Çünkü dışarıda kar, kış, fırtına vardı. Gelenin kim olduğunu merakla beklerken bir de baktım ki, benim köylüm Hidayet dayı. Hidayet dayı o zamanlar yetmiş seksen yaşlarındaydı. Evinden dışarıya zor çıkıyordu. Yaşlı olduğu gibi hem rahatsız ve hem de aşırı kiloluydu. O güne kadar da hiç okula gelmemişti. Peki, bu on iki kilometrelik yolu nasıl gelmişti? Neden ilçeye gelme gereği duymuştu? Bu sorulara yanıt aramaya çalışıyordum. Bir taraftan da hemen onu karşılayarak koltuğa oturmasını sağladım. Biraz dinlenip nefeslenmesini söyledim.
Hidayet dayı sadece bana bakıyor ancak bir şey söyleyemiyordu. Belli ki baston elinde yokuşa yukarı yürüyerek gelirken çok yorulmuştu. Okul da uzun ve dik bir yokuşun üzerinde bulunuyordu. Sanırım büyük bir sıkıntısı vardı. Neyse ki biraz zaman geçmiş ve kendine gelmişti. Ben merakla ne diyeceğini bekliyordum. Neredeyse ağlamak üzereydi. Bana dönerek;
“ Ya hoca, bu bizim oğlanın bize ettiği neydi? Bu çocuk burada hangi ahlaksızlığı yaptı? Kaç gündür gözlerime uyku girmiyor. Sen niye bunun cezasını vermedin?” der demez, ben konuyu anladım.
Hidayet dayının torunu bizde, lisede öğrenciydi. Almanya’ya çalışmaya giden oğlu ise okumaları için çocuklarını babasının yani Hidayet dayının yanına bırakmıştı. Karnesinde bütün dersleri iyi olan torununun sadece Ahlak bilgisi zayıftı. Hidayet dayıya göre bütün dersleri zayıf olsun, yeter ki ahlakı zayıf olmasındı. Ben de ona dönerek;
“ İlahi Hidayet dayı, Yeşilce’den karda kışta, bu kıyamette okula bunun için mi geldin. Oğlun çalışkan ve bizim de sevdiğimiz ahlaklı bir çocuk. Ahlak, okulda herhangi bir dersin adı. Ya sınava girmemiştir ya da bir yanlışlık olmuştur. Onu ikinci dönem düzeltir. Bir hatası olursa ben kulağını çekerim zaten. Sen hiç merak etme.” deyince, Hidayet dayının o gerilimli yüz ifadesi değişti. Rahatladı, kendine geldi, bana teşekkür etti. Ben de onun yanına hizmetliyi katarak çarşıya kadar inmesini sağladım.
Toplumsal düzenin sağlanması için bireyin uymak zorunda olduğu kurallar vardır. Bunlardan birisi de Ahlak kurallarıdır. Ahlak kurallarının esası ise iyilik ve kötülük kavramları üzerinde şekillenmektedir. Toplumun kabul ettiği ve onay verdiği davranışlar iyilik, onamadığı kabul etmediği davranışlar ise kötülük olarak tanımlanır.
Bireyler, iyilik yaparak, iyi davranışlar geliştirerek toplumun beğenisini kazanmak isterler. Bunun içinde vicdanlı, merhametli, iyiliksever, güvenilir, hoşgörülü, doğru sözlü, dürüst, hak ve adaletten yana olmaya özen gösterirler. Mutluluğu bu değerlere sahip olarak yakalamaya çalışırlar. Bu davranışların ödülü, toplum içerisinde değer görmek ve saygınlık kazanmaktır. İtibarlı olmaktır.
Diğer taraftan da kıskançlık, bencillik, aç gözlülük, yalancılık, sahtekârlık, düzenbazlık, hırsızlık, başkasının malına canına kast etmek, insan haklarını ihlal etmek gibi davranış geliştirenlerde vardır.
Peki, bu kuralların yaptırımları nedir? Her halde en önemli yaptırımı utanma duygusudur. En iyi insanlar bile hata yaparlar. Ne var ki insanlar, yaptıkları hatalardan sonra mahcubiyet duyar, yüzleri kızarır ve utanırlarsa, işte iyi insan olma özelliği orada korunuyor demektir.
Ama öyle insanlar var ki, her ne yaparsa yapsın bunu kendine hak görürler. Yaptıkları hatalar karşısında en ufak bir mahcubiyet duymazlar. Kendi hatalarının sorumluluğunu bile başkalarının üzerine atma kurnazlığına sığınırlar. Başkalarını hatalı göstererek kendi hatalarını örtmek isterler. İşte bu tür insanlar, utanma duygusunu bitirmişler demektir. Bu durumda ise bu tür davranışların yaşandığı yerlerde kötülük kol geziyor demektir. Kötülüğün kol gezdiği yerde ise hukuk kurallarının da, din kurallarının da yapabileceği bir şey yoktur.
Utanma duygusunu yitirenlere halk arasında;
“ Ar damarı çatlamış.” ve ya;
“ Yüzüne tükürsen yağmur yağdı zanneder.” ya da;
“ Utanmaz yüz, tükenmez söz.” ve;
“ Utan utanmazdan, kork korkmazdan.” gibi sözlerin söylenmesine ise çoğunca tanık oluruz.
Toplum baskısı olarak tanımlanan ahlak kurallarının, “ Allah’tan korkma ve kuldan utanma.” anlayışı ile özdeşleştiğini görürüz. Yazdığım bir şiirin ilk kıtası ise konuya ilişkin olarak;
“ Ne kuldan utanman var,
Ne de Allah’tan korkun.
Şu yalancı dünyada,
Yok ki şeytandan farkın.” böyle devam ediyor.
Bu duruma göre Hidayet dayının torununa ilişkin kaygısının, boşuna olmadığını görmek çok zor olmasa gerek. Hidayet dayı, sermayesini kaybetse bile o kadar üzülmeyecekti. Topluma iyi ahlaklı, kötülüklerden arınmış ve utanmasını bilen evlatlar yetiştirmek istemişti.
Şeyh Edebali’lerden, Mevlana’lardan, Yunus Emre’lerden, Hacı Bektaş- i Veli’lerden beslenen ve esinlenen Anadolu kültürünün önemli bir özelliğine kısaca değinmek istedim. Anadolu insanının toplumsal işleyişe yaklaşımının kısaca özetini sunmaya çalıştım. Umarım sıkılmamışsınızdır. Hoşça kalın, dostça kalın.
YEKTA AYDIN MORA DERGİSİNİN NİSAN 2018 KÖŞE YAZISIDIR.